defterk

Şiir Hayatımızın Neresinde Duruyor?

26 Mayıs 2014 Pazartesi 14:40
siir-hayatimizin-neresinde-duruyor

Mustafa Özçelik, şiire dair yazdı...

  











ŞİİR HAYATIMIZIN NERESİNDE DURUYOR?

Zengin bir şiir geçmişine sahip bir kültürün insanlarıyız. Doğumdan ölüme, hayatımızın her anını, aşkımızı, coşkumuzu, öfkemizi, hasretimizi, gurbetimizi, dahası hikmeti bile şiirle anlatan bir gelenekten geliyoruz. Şiir, bizde çocuğa ninni, askere marş, cemaate ilahi, düğünde türkü oldu. Mezar taşlarına kıtalar yazdık. Önemli olaylara şiirle tarih düşürdük.

Bu örnekleri uzatmak elbette mümkün. Ama biz, düne değil bugüne bakalım. Bugün şiir hayatımızın neresinde duruyor?  Şiirin bir edebi metin olarak önceliklerimiz arasında bir yeri var mı? Şiirle, eskiden olduğu gibi gereğince ve yeterince hemhal olabiliyor muyuz?  Çocuklarımıza şiir ezberletiyor muyuz? Hafızamıza nakşettiğimiz kaç mısra var? Daha da önemlisi şiirle kendini ifade eden güzellik, iyilik, hakikati kavrama, hikmeti keşfetme gibi sonuçlar bizde, hayatımızda karşılığını bulabiliyor mu?

Kişisel olarak bu sorulara olumlu cevap verebileceğimizi sanmıyorum. Bu olumsuzluk eleştirilirken elbette sadece okuru yargılamak doğru olmayacaktır. Şiir, şairle okur arasında bir tür anlaşma dili olduğuna göre bu olumsuzlukta şairlerin de payı olduğu muhakkaktır. Dahası asıl sorumluluk bence onlarındır. Onların şiire bizzat kendilerinin verdikleri önem ve değer, ortaya konulan ürünlerin estetik, bilgi ve hikmet noktasındaki düzeyi muhakkak tartışılmalıdır diye düşünüyorum.

Sancılı, şirazesini kaybetmiş, her türlü değişime açık ama bu değişim içinde değişmeyecek olan kadim değerlere yaslanarak bir şair kimliği edinmek ve buna göre şiirler yazmak çağının bence çok uzağındayız. Şiir konusunda da kültür ve medeniyetimizden doğru biçimde beslendiğimiz söylenemez. Hele inançların edebi faaliyetler konusunda sanatkârı şekillendiren ilkeleri günümüz edebiyatında gözetilmez oldu.

Bizim şiir geçmişimizde elbette çeşitlik vardır. Bir divan, bir halk, bir tekke şiiri ve sonraki dönemlerin akımları ortaya farklı örnekler çıkarmıştır. Ama; biçimsel özellikleri, içerikleri, duyuş tarzları arasındaki farklılık ne olursa olsun hepsinde de belirgin olan özellik, öncelikle bir şiir dili oluşturmak ve estetik kaygıları gözetmek olmuştur. Bu iki ilke, bir metni şeklen şiir yapmaya elbette yeter. Ama, bununla yetinilmemiş, milletin inanç, kültür ve medeniyet değerleri bu metinlere sindirilmiştir.

Biz, sonraki zamanlarda, özellikle kırılma dönemlerinde kadim değerlerimizden kopmadan Tanpınar’ın ifadesiyle  “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” ve böylece kendimize ait bir şiir tutumu geliştirmek yerine kendimizi her rüzgâra açık tuttuk. Bu yüzden, bu tür hatalara düşmeden şiir binasını kuran istisnai bazı örneklerin dışında şiirimiz, “bizim” diyebileceğimiz özelliklere kavuşamadı. Tek değer olarak batıdan beslenenlerin şiirleri tercüme kokan, bize ait hiçbir renk ve kokunun yer almadığı şiirler oldu. Kendi inanç kaynaklarımızdan beslenenlerin çoğu; şiiri, bir düşüncenin açık söylemli ve estetikten uzak sözcülüğüne soyundurdular. Oysa şiir dili ne kadar yalın söylenirse söylensin mecaza dayalıdır ve onda düşünce gülün kokusu mesabesindedir. Şiiri bir güle benzetecek olursak rengi, estetiği; kokusu, manayı ifade eder. Kokusuz bir çiçek ne ise manasız bir şiir de odur.

Genç kuşak ise, bilhassa 1980’den sonra köksüz, moral değerlerden yoksun, sadece estetiği önceleyen ama bu sahte güzellik yapısı içinde hiçliği, maneviyatsızlığı, müstehcenliği, bunalımı bir değermiş gibi sunan ve bugünkü insanın karmaşık halet-i ruhiyesinin oluşmasında tesirli olan bir şiire yöneldi. Şiir, tarihten; inanç değerlerinden, ana dilin zengin çağrışımlı kelime ve kavramlarından uzak metinlere dönüştü. Bu tür ilgi, kişileri ve kişilikleri de etkilediği için ortaya çağdaş hezeyanları inanç olarak benimsemiş, şuuraltının kirli birikimlerini şiir diye ortaya koyan, böylece psikologların ilgi alanına girebilecek şairler yetişti.

Geleneğin, kendi inanç ve medeniyet dünyamızın şiir mirasının sesini ve manasını taşımayan şiirlere toplumun ilgi göstermesi elbette beklenemezdi. Nitekim öyle oldu. Ortaya şiir diye konulan metinler, küçük bir azınlığın dışında ilgi görmedi. Halk, şair olarak yine Yunus Emre’yi bildi, Karacaoğlan’ı bildi. Dil engelinden dolayı yeterince yaklaşamasa da Fuzuli’nin, Şeyh Galib’in önemli şairler olduğunu gördü. Tanzimat sonrasında ise, Muallim Naci’den, Mehmet Akif’ten, Necip Fazıl’dan, Yahya Kemal’den, Ziya Osman Saba’dan, Sezai Karakoç’tan, Arif Nihat Asya’dan başka halk nezdinde şair katına kimler yükselebildi? Bunlar ve bunlara ekleyeceğimiz sayılı bazı başka isimlerin dışında şiir, insanla buluşamadı. Şiirle insanın arası açıldı.

Tek suçlu şairler değil elbet. İşin asıl sorumlusu onlar oldukları için tenkit oklarımızı öncelikle onlara çevirdik. Şairler, ortaya şiir adına olması gereken ürünleri ortaya çıkarmayınca bu durum, toplumu kutlu değerler yerine değersizliklerle biçimlendirmek isteyenlere gün doğdurdu. Hele, ortada televizyon gibi bir araç da olunca gerçek şiiri hayattan kovmak, insandan uzaklaştırmak çok kolaylaştı. Piyasaya gerçek şiir ihtiyacını unutturmak için bir tür arabesk şairler ve şiir okuyucuları sunuldu. Neredeyse, şarkıcı, manken, köşe yazarı, program yapımcısı olarak kim varsa şair(!) sıfatıyla arzı endam etti. Yani ortalığı sel aldı. Önüne neyi kattıysa alıp götürdü.

Şimdi durup, Tanzimat’tan beri yaptığımız gibi şiir ölüyor mu? Şairler nerdeler? Şiir kitapları neden satmıyor? gibi bir anlamda abes sayılabilecek sorular etrafında tartışmanın ve birbirimizi suçlamanın manası yok. Bütün güzel sanatlar gibi has şiirin de ortaya çıkması bir iklim meselesidir. Hususi şartlar gerektirir. Milletlerin hayatında Tanpınar’ın ifadesiyle “kısır devirler”, “velud devirler” kadar çoktur. Kısır bir devri yaşadığımız muhakkak… Öyleyse bu kısırdöngüden kurtulmak, ortaya yeni Yunusların, Şeyh Galiplerin, Necip Fazılların çıkmasını sağlamak için öncelikle bir iklim oluşturmak zorundayız. Böyle bir oluşumun öncesinde ise iş, yine şiiri hayattan kovan, gazetelere, televizyonlara yahut devlete düşmemekte yine şairlere düşmektedir. Bizler, işin en başında hangi dünya görüşüne, hangi inanç, kültür ve medeniyet değerlerine bağlı olduğumuzun bir muhasebesini ardında da bu mensubiyetin gerektirdiği her şeyi yaparak şiir adına “velud bir devir” başlatabiliriz.  Yeter ki, bu işin sorumluluğuna, bilgisine, bilincine sahip; gerekli olan çalışmaya, emeğe, sabra talip olalım.

Ortaya olması gereken iyi, güzel, nitelikli ürünler koyabilirsek, insanların bunlara çok fazla ilgisiz kalması düşünülemez. İnsanla şiirin buluşması er geç gerçekleşir. Şiir, aslında bir semboldür. Bu anlamda şiiri bulmak ve onunla buluşmak; gelişmiş ve mükemmelleşmiş her türlü yüksek insani değere, güzellik duygusuna sahip olmak demektir. Böyle bir insan yapısının kuracağı millet ve devlet yapısının ise arzu edilen yapı olacağı aşikârdır.


Mustafa Özçelik


Haberin etiketleri:

Mustafa Özçelik, Deneme, Defterk


Haber okunma sayısı: 3576

htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER